You are on page 1of 4

Filistin Haberleri Vahdet.com.

tr

Filistinliler sözde barış oyunlarını


protesto amacıyla Amerikalı
gözlemcinin maketini yakıyorlar

Filistinliler sözde barış oyunlarını


protesto amacıyla Amerikalı
gözlemcinin maketini yakıyorlar

Filistinliler sözde barış oyunlarına


tepkiler

Özerk yönetimin ABD şartlarını


kabul etmesini protesto amacıyla
14 Haziran 2001 tarihinde
gerçekleştirilen yürüyüşten
görüntüler (Aksa İntifadası)

Aksa İntifadasını "Barış (!)" Yoluyla Ezme Çabaları


Aksa İntifadası karşısında zorlanan İsrailişgal devleti intifadanın başlamasından iki hafta
sonra, bizzat İsrail hükümetinin destek ve planlamasıyla gerçekleştirilen bir
provokasyonun ardından sergilediği vahşetin lekesini yine "barış (!)" oyunlarıyla
temizleme çalışmaları içine girdi. Oysa yaşanan olaylar İsrail'in hiçbir zaman "barış"
peşinde olmadığını onun tüm amacının kendisinin gayri meşru işgalini meşrulaştırmak ve
kalıcı hale getirmek olduğunu, bu yolda her türlü insanlık dışı uygulamayı kendisine
meşru gördüğünü ama "barış" kavramını da stratejik bir araç olarak kullandığını bütün
netliğiyle ortaya koyuyordu. Bu gerçek açık ve net olarak bir kez daha görüldükten sonra
insanlığa düşen görev ona hak ettiği cezayı vermekti. Ama ne yazık ki siyonist işgal
devleti çağdaş emperyalizmin bir gayri meşru çocuğu olduğundan dolayı çağdaş
emperyalizm de onu korumaya, geleceğini kurtarmaya, onun varlığına yönelik tehlikeleri
bertaraf etmeye özel özen gösteriyor. Aksa İntifadasının başlamasından bir süre sonra
gündeme getirilen "barış" hikayesinin arka planında da işte bu özen vardı. Bunu belki
çağdaş emperyalizmin makyavelist felsefesiyle izah etmek mümkün olabilir. Çünkü bu
felsefede herhangi bir insani değere saygı söz konusu değildir. Devletin çıkarının ya da
statükonun korunması gerektiğinde her yol meşrudur. Fakat maalesef Arafat da, daha
Aksa İntifadası'nın ilk iki haftasında şehit olan 100'den fazla Filistinlinin ve dört bin
civarında yaralının kanları kurumadan, eli kanlı Barak'la masaya oturmayı kabul etmek
suretiyle Filistin halkının onur ve hak mücadelesine büyük bir haksızlık etti.
Arafat'ın onayıyla Ekim 2000'in ortalarında Mısır'ın Şarmu'ş-Şeyh şehrinde işgal
devletinin ileri gelenleriyle Arafat yönetiminin ileri gelenleri arasında bir zirve toplantısı
yapılması kararlaştırıldı. Bu toplantınınFilistin halkının lehine bir şey getirmeyeceği
kesindi. Bundan dolayı Filistin halkı bu toplantıdan bir şey beklemediğini değişik
vesilelerle ortaya koydu. Dolayısıyla bizzat Yasir Arafat'ın kendi grubu olan el-Fetih
grubunun mensupları bile toplantıya karşı çıktıklarını açıkladılar. Öyle ki böyle bir
toplantının yapılacağının açıklandığı günden itibaren Filistin'in değişik şehirlerinde el-
Fetih mensupları da Şarmu'ş-Şeyh zirvesini protesto eden gösteriler ve eylemler
düzenlediler. Arafat'ın bizzat kendi örgütünün mensuplarının karşı çıktığı bir zirveye doğal
olarak Filistin'deki diğer gruplar da karşı çıktılar ve bu zirveyi protesto edici eylemler
düzenledi, bildiriler yayınladılar. Aksa İntifadası'nın başlatılmasında önemli rol
oynayanHAMAS'ın konuyla ilgili bildirisinde Filistin halkının bu zirveye neden karşı çıktığı
hakkında önemli bilgiler yer alıyordu. Bu yüzden o bildiride yer alan bazı bilgileri burada
da vermekte yarar görüyoruz:

"Filistin özerk yönetimi, terörist ve cani Barak'la Şarmu'ş-Şeyh zirvesinde bir araya
gelmeyi kabul ederek halkımızı ve milletimizi şaşırttı. Halkımızın mübarekMescidi Aksa'yı,
yurdumuzu ve mukaddes değerlerimizi savunmak için sürdürdüğü Aksa İntifadası'nda
yüzden fazla insan şehit edildiği ve dört binden fazla kişi de yaralandığı halde ve daha
bunların kanları kurumamışken böyle bir şey kabullenildi. Bu tehlikeli kararla ilgili olarak
biz Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) olarak aşağıdaki hususları vurguluyoruz:

Birinci olarak: Filistin özerk yönetiminin Şarmu'ş-Şeyh zirvesine katılmayı kabul etmesine
tepki gösteriyor ve bunu,Mescidi Aksa çevresini ve Filistin topraklarını kanlarıyla sulayan
şehitlerimizin ve yaralılarımızın kanlarının tehlikeli bir şekilde hafife alınması; işgale karşı
direnmeye, onun şiddeti, azgınlığı ve terörü karşısında mücadeleye devam eden
halkımızın duygularının önemsenmemesi olarak görüyoruz. Bunu aynı zamanda benzeri
görülmemiş bir biçimde halkımızın intifadasının yanında yer alan ve halen de yer almaya
devam eden Arap ve İslam toplumlarının duygularının da hafife alınması olarak
değerlendiriyoruz.

İkinci olarak: Özerk yönetimin bu uğursuz zirveye katılmayı kabul etmesi, düşmanın
askerlerinin ve yerleşimcilerinin Barak'ın emriyle cinayetlerini sürdürmelerinin hatta
artırmalarının gölgesinde gerçekleşmiştir. Böyle bir karar ise cihada ve direnişe susayan
halkımızın ve tüm ümmetimizin duygularının ayaklar altına alınması anlamına gelir. Bu,
aynı zamanda düşmanın Aksa İntifadası'nın ateşinin söndürülmesi amacına da hizmet
etmektedir.

Üçüncü olarak: Aynen Barak'ın ve Clinton'un istediği şekilde hiçbir ön şart ileri sürmeden
böyle bir zirveye katılmaya muvafakat edilmesi Filistin tarafına zorla dikte edilecek ve
aşağılayıcı nitelikteki çözümlerin işaretlerini taşımaktadır. Zirvenin gerçekleşmesinden
önce şartlarından vazgeçen taraf bu taraf (özerk yönetim) oldu. Bundan sonra dikteler
masasında takınacağı tavır nasıl olacaktır?

Dördüncü olarak: Böyle bir zirvenin Arap Birliği zirvesi öncesinde gerçekleştirilmesinin
amacı Arap Birliği zirvesinin içini boşaltmak, onun hedeflerini saptırmak ve orada
alınacak kararları ve ortaya konacak görüşleri olumsuz yönde etkilemektir.

Beşinci olarak: Biz cani düşmana karşı Aksa İntifadası'nın sürdürülmesinin gerekliliğini
vurguluyor ve halkımızı, yurdumuzu, haklarımızı ve mukaddes değerlerimizi savunmak
için cihad ve direnişi devam ettirmeye çağırıyoruz. Şehitlerimizin ve yaralılarımızın
kanlarına vefa borcu bunu gerektirmektedir. Aynı şekilde halkımızın yanında yer alan,
Aksa'ya yardımını ve direnişe desteğini gayet net bir şekilde ortaya koyan Müslüman
halkları da bu rollerini, halkımıza olan desteklerini ve Aksa'ya yardımlarını devam
ettirmeye, Şarmu'ş-Şeyh zirvesine ve ondan çıkması muhtemel kararlara aldırış
etmemeye çağırıyoruz. Çünkü bu kararlar halkımızı temsil etmeyecek, aktif Müslüman
halkların tavrına ve duygularına tercüman olmayacaktır."

İsrail işgal devletinin asıl amacının "barış" değil Filistin halkının gasp edilmiş haklarını ve
özgürlüğünü elde etmek için gerçekleştirdiği bir başkaldırı hareketini, arkasına aldığı
uluslararası güçlerin diplomatik oyunlarıyla ezmek olduğunu eli kanlı Barak'ın söz konusu
zirve öncesinde yaptığı bir açıklama da ortaya koyuyordu. Barak bu açıklamasında: "Barış
çalışması artık bu haliyle son noktasına ulaşmıştır. Mısır'ın Şarmu'ş-Şeyh kentinde
düzenlenecek zirve ise sadece 'şiddet'in durdurulması amacına yöneliktir" demişti.

Aslında "barış" iddialarının ve yapılan anlaşmaların da İsrail açısından hiçbir anlam


taşımadığı gelişmelerle birlikte ortaya çıktı. Çünkü işgal devleti gerçekleştirdiği
saldırılarla bütün anlaşmaları ayaklar altına aldı. Anlaşmalar gereğince özerk yönetimin
kontrolüne verdiği topraklara sorgusuz sualsiz girdi ve buralarda sokaklarda dolaşan
insanları toplayıp bilinmeyen yerlere götürdü. Yanlarına yaklaşmaya çekindiği insanların
üzerine kurşun sıkarak bazılarını öldürdü, bazılarını da yaraladı. Yine üzerinde uzun süre
pazarlık yapılan ve bir sürü taviz karşılığında açılabilenGazze uluslararası havaalanı bir
kalemde ulaşıma kapatıldı. Oysa dediğimiz gibi Arafat'ın sözde "özerk" yönetimi bu
havaalanını açabilmek için kaç kere masaya oturma ve hararetli pazarlıklar yapma
ihtiyacı duymuştu. Üstelik bu havaalanı tamamen Filistinlilerin imkanlarıyla ulaşıma
açılmıştı. Yani yüzde 95'ten fazlası fakirlik sınırının altında bir gelirle yaşayan, yüzde
40'tan fazlası işsiz olan Filistinlilerden toplanan paralarla ve alınan vergilerle. Ama
Filistinlilerin bu havaalanına en çok ihtiyaç duydukları bir anda İsrail işgal devleti
havaalanını ulaşıma kapattı. Çünkü işgal devletinin bu havaalanını ulaşıma kapatmasının
amacı yaralı Filistinlilerin tedavi için hava yoluyla dış ülkelere götürülmelerini ve
dışarıdan Filistinlilere yardım gelmesini engellemekti.

Bütün bu gelişmeler İsrail işgal devletiyle yapılan anlaşmaların uluslararası bir


güvencesinin de olmadığını gösteriyordu. Çünkü normal şartlarda herhangi bir ülke
uluslararası kuruluşların gözetimi altında bir başka ülkeyle veya yönetimle imzaladığı
anlaşmayı ihlal ederse ona karşı yaptırım uygulanması, gerektiğinde kuvvete
başvurulması yoluna gidilir, daha doğrusu gidilmelidir. Ama İsrail işgal devleti imzaladığı
anlaşmaları gayet rahat bir şekilde ihlal etmekte, uluslararası platformda ise bunun
gündeme getirilmesi bile söz konusu olmamaktadır. Bu durum İsrail işgal devletiyle
imzalanan anlaşmaların herhangi bir uluslararası güvencesinin olmadığını açıkça ortaya
koymaktadır. Bu durumda kalkıp da işgalci siyonistlerle yeniden masaya oturulmasının ve
tekrar "barış (!)" masalının okunmasına fırsat verilmesi suretiyle işgal devletinin aynı
stratejik oyunları oynamasına zemin hazırlanmasının ne anlamı olabilirdi? Bu tutum
tamamen işgal devletinin lehine Filistin halkının ise aleyhineydi.

İsrail işgal devletinin amacının "barış" olmadığını Şarmu'ş-Şeyh zirvesi öncesinde


takındığı tavır da ortaya koyuyordu. Çünkü bir yandan böyle bir zirvede masaya
otururken diğer taraftan Filistinlilere yönelik şiddet uygulamalarını aynen sürdürüyordu.
Hatta onun da ötesinde tam zirvenin başlayacağı gün yineMescidi Aksa'da yeni bir
provokasyon hazırlığı içine girdi, ama Filistin halkının tepkisinin şiddetli olacağını fark
edince bu provokasyon planından vazgeçti. O da şuydu: İşgalci yahudiler 9 Ekim 2000
Pazartesi günü Mescidi Aksa'nın hemen arkasında bulunan Kubbetu's-Sahra (Hz. Ömer
Camisi) civarına hayali Siyon Heykeli'nin temel taşını koymaya hazırlanıyorlardı. Siyonist
işgal devleti yahudilere böyle bir şey için izin verdi. Bu durum işgal devletinin
Müslümanlara yönelik tahriklerin alt yapısını hazırladığı, olayların tırmanmasına bilerek
sebep olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne seren bir gelişme oldu. Ancak Filistin
İslami Direniş Hareketi (HAMAS) konuyla ilgili bir bildiri yayınlayarak siyonistlerin bütün
tahriklerine ve saldırganlıklarına rağmen İslam'ın kutsal mekanlarının ve mabetlerinin
korunmasını, saldırganların buralara herhangi bir zarar vermelerine fırsat verilmemesini
istedi. İşgal devleti de Filistin halkının her türlü fedakarlığı göze alarak şiddetli tepki
göstereceğini anlayınca, yahudilerin Mescidi Aksa'ya girme teşebbüslerine engel olarak
söz konusu provokasyon planından vazgeçti.

Arafat zirve öncesinde yaptığı açıklamada zirveye Filistin halkının şartlarını bildirmek için
gittiğini veKudüs topraklarının bir karışından biletaviz verilmeyeceğini iddia etti. Ama
bundan bir süre önce yine Filistin halkının istekleri yüzünden serbest bırakılan HAMAS
mensuplarının hemen zirve öncesinde yeniden zindana atılmaları Arafat'ın bu sözlerinde
hiç de samimi olmadığını gösteriyordu. Çünkü o bunu Barak'a sıcak görünmek için ve
onun isteği doğrultusunda yapmıştı. Eğer Arafat Filistin halkının isteklerini iletme gibi bir
niyete sahip olsaydı öncelikle kendisi Barak'ın isteklerine değil de Filistin halkının
isteklerine kulak verirdi. Arafat bunu yapmayarak Filistin halkının yanında yer almayı
başarabilseydi çağdaş emperyalizm karşısında başı dik olacaktı. Ama ne yazık ki bunu
yapmak yerine çağdaş emperyalizmin temsilcilerinin karşısına boynu eğik olarak çıkmayı
tercih etti. Emperyalist güçlerin temsilcileri de zirvede ondan, Filistin halkının isteklerini
almayacak bilakis kendisini hesaba çekeceklerdi. İşte bundan dolayı Arafat kendi onurunu
bile beş paralık ederek uluslararası zulüm ağı karşısında zilleti tercih etmişti.

Hakları gasp edilen ve işgalci siyonistlerin saldırılarında mağdur edilen Filistinlilerin


topluca karşı çıkmalarına rağmen yine de Şarmu'ş-Şeyh'teki ihanet zirvesinin "barış
ümidi" olarak dünya kamuoyuna lanse edilmesi günümüzde kitleleri yönlendiren
araçların kimlere hizmet ettiğini de gösteriyordu. Oysa burada gerçekleştirilmesi istenen
bir barışın sağlanması değil, haklarını elde etmek için zulme karşı başkaldıran bir halkın
başını diplomatik yollarla ezmek ve onu isteklerinden vazgeçmeye zorlamaktı.