You are on page 1of 4

Filistin Haberleri Vahdet.com.

tr

İsrail Nasıl Bir Devlettir?


Bundan önceki bölümdeŞaron'un nasıl seçildiği konusu üzerinde durmuştuk.
GerçektenŞaron gibi geçmişi kan ve katliamlarla lekelenmiş bir insan kasabının İsrail
toplumu tarafından başbakan olarak seçilebilmesi birçoklarını dehşete düşürmüştü. Bu
hadisenin "İsrail toplumu" cihetini, onu seçen toplumun sosyo-psikolojik yapısını bundan
önceki bölümde izah etmeye çalışmıştık. Bu bölümde de hadisenin devlet cihetini ele
alarak İsrail'in nasıl bir devlet olduğu konusunda bilgi vermek istiyoruz.

İsrail Siyonizmin Bir Ürünüdür

İsrail, dünya kamuoyuna genel olarak bir "yahudi devleti" olarak yansıtılmaktadır.
Gerçekte "yahudi ırkının üstünlüğü" anlayışı üzerine kurulmuş bir devlet olmakla birlikte
ideolojik kimliği dini kimliğinden önce gelmektedir. Hatta bu özelliğinden dolayı ortodoks
yahudiler İsrail'i Tevrat'ta vaad edilen yahudi otoritesi olarak görmezler.

İsrail'in ideolojik kimliğini doğal olarakSiyonizm biçimlendirmiştir. Çünkü bu devlet ilk


adımı 1897 Basel kongresiyle atılmış olan siyonist hareketin bir ürünüdür. Bu itibarla
İsrail'in tarihini siyonist örgütlenmenin ortaya çıkmasından itibaren başlatmak daha
yerinde olur. Dolayısıyla 29 Ağustos 1897 - 14 Mayıs 1948 arasındaki elli küsur yıllık
dönem siyonizmin kendine bir devlet hazırlama sürecini, ondan sonrası bu devletin fiilen
ortaya çıkma ve ayakta kalma sürecini oluşturmaktadır.

"Vaadedilmiş Topraklar" İnancı İstismar Edildi

Siyonist ideolojinin ortaya çıkmasında sürükleyici unsurların başında, Avrupa'da yaşayan


yahudilerin gettolara sıkıştırılmış ve toplumdan tecrit edilmiş bir hayat yaşamaları ve
Avrupa toplumlarında anti-semitizm denen yahudi düşmanlığının rahatsız edici derecede
yaygınlık kazanmış olmasıydı. Siyonizmin fikir babaları bu durum karşısında bütün dünya
yahudilerinin belli bir toprak parçası üzerinde bir araya getirilerek bağımsız bir yahudi
devleti ve bu devleti ayakta tutacak bir yahudi toplum oluşturmak istediler. Ancak
yahudilerin seçilecek toprak parçasına göç etmelerinin sağlanabilmesi için teşvik edici
birtakım unsurların yakalanması gerekiyordu. İşte bunun için yahudilerin dini
kaynaklarında "vaadedilmiş topraklar" olarak anılan bölgenin merkezi ve Tevrat'ta adları
geçen peygamberlerin ve kralların çoğunun hayatlarını geçirdiğiFilistin toprakları seçildi.

Ancak burada bir inceliğe dikkat çekmekte yarar görüyoruz: Yahudilerin dini
kaynaklarında her ne kadar "vaadedilmiş topraklar"dan söz ediliyorsa da bu topraklara
dönüşün Mehdi'nin gelişinden sonra gerçekleşeceği vurgulanmaktadır. Siyonizm
yahudilikteki "vaadedilmiş topraklar" inancını istismar edebilmek için "Mehdi" inancını
sümen altı etmiştir. Bundan dolayı da ortodoks yahudiler İsrail'in kuruluşunu Tevrat'ta
vaadedilen "geriye dönüş" olarak görmemişlerdir hiçbir zaman.
İsrail'in Kurulması İçin Osmanlı Devleti Yıkıldı

Siyonistler, yahudilerin diaspora denilen dünyanın değişik yörelerine dağılmış haldeki


yaşantılarına son verip belli bir bölgede bir araya gelmelerini sağlamak için en uygun
toprak parçasının Filistin olduğu görüşü üzerinde ittifak ettikleri zaman bu toprakların bir
sahibi vardı. O da, 1492'de İspanya'dan kaçan yahudilerin bir kurt gibi içinden yiyerek
kendiliğinden yıkılmasını sağlamaya çalıştıkları ama her şeye rağmen o zaman hala bir
dünya devleti kimliğini koruyan Osmanlı devletiydi. Siyonistler Filistin topraklarına demir
atabilmek için önce bu devletten çok cazip karşılıklarla bir miktar toprak satın almak
istediler. Ama yüz bulamayınca şunu düşündüler: "Bu toprakların şimdilik önemli bir
sahibi var. Biz ne kadar cazip teklifler götürsek de bu sahip'ten bir şey koparamayacağız.
Öyleyse bu sahib'i tarihe gömerek o toprakları sahipsiz hale getirmek zorundayız." İşte
bu düşünce doğrultusunda bir yandan, 1492 göçüyle Osmanlı ağacının gövdesine
soktukları kurtların ürettiği yeni kurtlardan daha hızlı çalışmalarını ve bu ağacı iyice
çürütmek için gereken her şeyi yapmalarını istediler. Bir yandan da Osmanlı'yla rekabet
halindeki dünya devletleriyle işbirliği yaparak bu devletlerin saldırılarını ve işgallerini
artırmalarını sağladılar. Osmanlıyla rekabet halindeki devletler de bir yandan dışarıdan
saldırmak suretiyle bir yandan da Osmanlı'nın hakim olduğu bölgelerdeki halklar arasına
kavmiyetçilik fitnesi sokmak, bazı kişilere liderlik ve devlet başkanlığı vaad ederek
Osmanlı'ya karşı ayaklanmalarını sağlamak suretiyle yoğun bir şekilde bu devleti tarihe
gömme çabası içine girdiler. Sonuçta Osmanlı devleti yıkılarak sahipsiz hale getirilen
Filistin toprakları İngilizler tarafından işgal edildi ve yahudi göçüne açıldı.

Bu tarihi gerçekleri görmek için Sykes - Picot anlaşmasını, Belfur deklarasyonunu, İttihad
ve Terakki Cemiyeti'ni oluşturanların kimlikleri ve faaliyetlerini, Şerif Hüseyin'le İngilizler
arasındaki gizli anlaşmaları vs. incelememiz yeterlidir.

Gasp Şiddet ve Terörle Olur

Osmanlı devletinin yıkılmasıyla her ne kadar Filistin, devlet statüsündeki sahibinden


mahrum bırakıldıysa da oralardaki mülklerin fert olarak sahipleri vardı. Siyonistler bu
mülkleri sahiplerinden alabilmek için iki yola başvuruyorlardı: Çok cazip karşılıklarla satın
almak ve gasp. Bazılarının sürekli gündemde tutmaya çalıştıkları Filistinlilerin kendi
mülklerini yahudilerin cazip teklifleri karşılığında onlara sattıkları iddiası doğru değildir.
Çünkü yahudilerin "satın alma" yoluyla mülk edinmede pek başarılı olamadıkları tarihi bir
gerçektir. Zaten Filistinli ilim adamları da bunun önüne geçebilmek için yayınladıkları
fetvalarla yoğun bir ilmi ve dini mücadele veriyorlardı.

Siyonistler "satın alma" metotlarında başarılı olamayınca daha çok gasp yoluyla toprak
edinmek istediler. Gasp ise şiddet ve terörü gerektiren bir metottur. Çünkü kimse gönüllü
olarak canının yongası ve yüreğinin bir parçası olan malını vermek istemez. Hatta kutsal
olduğuna inanılan Filistin topraklarında gasp daha da zorlaşmaktadır. İnançlarına bağlı
insanlar bu topraklara ihanet etmemek için hayatlarını feda etmekten çekinmezler ve
çekinmemişlerdir de. Kitlesel dayanışma içindeki bir halk karşısında ferdi terör
eylemlerinin de istenen sonucu veremeyeceği düşünüldüğünden örgütlü teröre
başvuruldu. Bu yüzden siyonistler Filistin topraklarını oradaki halkın elinden zorla
çekebilmek ve o toprakların asıl sahiplerini göçe zorlamak için çeşitli terör örgütleri
oluşturdular. Bütün insani değerlerden soyutlanmış ve tam anlamıyla saldırganlık ruhuyla
yetiştirilmiş militanların oluşturduğu bu terör örgütleri son derece vahşi katliamlar
gerçekleştirmekten çekinmemişlerdir.

İşte bu terör örgütlerinin elemanları İsrail'in kuruluşundan sonra tek bir devlet çatısı
altında birleşti ve bu devletin değişik kademelerinde kadrolaştılar. Ancak bu teröristler
"devlet" çatısı altında bir araya geldikten sonra terörist kimliklerini terk etmedi, bilakis
bunu devletin imkanlarını ve diplomatik bağlantılarını da kullanarak sürdürdüler. Bu
açıdan İsrail, teröristlerin kurduğu bir devlet olduğu gibi aynı zamanda sürekli bir terör
devleti olarak kalmıştır. İşte bu terör devleti, varlığını sürdürebilmek için mağdur ve
mazlum insanlara karşı her türlü insanlık dışı, vahşi uygulamalara başvurmuştur.

İsrail Yönetimi Eşkıya Mantığıyla Hareket Etmektedir

İsrail'in geçmişi savaşların ve katliamların yanı sıra, münferit cinayetlerle de doludur. Çok
sayıda Filistinli, bizzat İsrailişgal devletinin planladığı suikastlarla, cinayetlerle
öldürülmüştür. FKÖ'nün ileri gelenlerinden Halil el-Vezir (Ebu Cihad), Salah Halef (Ebu
İyad), İslami Cihad Hareketi'nin lideriDr. Fethi Şikaki, aynı hareketinGazze'deki
liderlerinden Hani el-Abid,HAMAS'ın liderlerinden İbrahim Muhammed Yaği ve Yahya
Ayyaş ilk anda akla gelen birkaç isim. Ama bunlar İsrail işgal devletinin cinayetlerine
hedef olanların çok az bir kısmıdır. İsrail'in tüm cinayetlerini sıralayabilmek için ise çok
uzun bir liste oluşturmak gerekir. Ayrıca bu cinayetler İsrail'in elli yılı biraz aşan tarihi
boyunca kesintisiz devam etmiştir. Yönetimlerin değişmesine göre cinayetler, suikastlar
yoluyla tasfiye politikası yani eşkıya politikası değişmemiştir.

Bütün bu bilgiler gösteriyor ki İsrail işgal devleti çeşitli hile ve oyunlarla, gasp ve terörle
kurulmuş bir işgal devletidir. Fakat hiçbir zaman normal bir devlet haline gelememiştir.
Sürekli terör ve eşkıyalık anlayışıyla, işgalle, saldırıyla ve gaspla yoluna devam etmiş, bu
şekilde varlığını sürdürmüştür. Dolayısıyla böyle bir devletin başına ArielŞaron gibi, ırkçı,
saldırgan görüşleriyle öne çıkmış, binlerce masum insanın kanına girmiş, ağzından
öldürme ve kan dökme tehditleri eksik olmayan, vahşeti, saldırganlığı kendisine temel
felsefe edinmiş birinin başbakan olarak seçilmesi çok da yadırganacak bir gelişme
değildi.

İsrail'in Şaron Sopası

Daha önce de ifade ettiğimiz üzereŞaron'un öne çıkarılmasının ve lanse edilmesinin


amacı Filistin halkının direnişine karşı bir psikolojik savaş başlatmaktı. Yani bu halka:
"Bakın siz bu direnişi sona erdirmezseniz, Sabra ve Şatilla kamplarında çoğu kadın
veçocuklardan oluşan bine yakın insanı göz kırpmadan öldürtmüş, adam kesmede
tecrübeli ve bu konuda hiç mi hiç merhameti olmayan bir insan kasabı başınıza musallat
olur" mesajı verilmek istendi. İş dananın kuyruğunun kopacağı noktaya gelince de bu
psikolojik yıpratma savaşının sadece aba altından sopa gösterme politikası yoluyla değil
de, sopanın doğrudan ortaya çıkarılması yoluyla yürütülmesinin daha etkili olacağı
düşünüldü. Bu yüzden Şaron'un büyük bir farkla önde gittiği yolunda bir medyatik
yönlendirme faaliyeti içine girildi. İşin gerçeğinde Filistin halkının artık kaybedeceği bir
şey yoktu. Vahşet ve saldırganlıkta da Barak ile Şaron arasında bir fark olmadığından
siyonist kitle tabanının seçimi Filistin halkı açısından bir şey değiştirmeyecekti.

Ama İsrail açısından değişen bazı şeyler oldu. Şöyle ki, Şaron'un zaten bütün dünya
kamuoyu nezdinde bir kötü imajı vardı. Onun bu kötü imajı dünya kamuoyu nezdinde
Filistin halkının direnişine ilgi ve desteğin artmasına vesile oldu ve bu direnişin haklılık
payı biraz daha arttı. Öte yandan özellikle Arap dünyasında kitlelerin İsrail'e yönelik
tepkileri arttığından bu ülkelerin İsrail'le diplomatik ilişkilerini geliştirmeleri zorlaştı. Bu
yüzden İsrail'le diplomatik ilişki içine girme hazırlığı içinde olanlar bu fikirlerinden
vazgeçmek zorunda kaldılar. Diplomatik ilişki içinde olanlar ise bu ilişkilerini gözden
geçirme zorunluluğu duydular. Özellikle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi çalışmaları
durduruldu. Bu ise İsrail'in siyasi açılım ve ekonomik büyüme planlarına zarar verdi.

Sözde "barış (!)" görüşmelerinin nihai merhalesine bırakılan tüm konularda Şaron'un tavrı
reddiyeci bir tavır olduğundan bu görüşmeler de büyük ölçüde kesintiye uğradı.