You are on page 1of 4

Filistin Haberleri Vahdet.com.

tr

Şaron'un Sergilediği Vahşet


Şaron'un seçilmesiyle birlikte yeniden "Ortadoğu'da savaş" rüzgarları estirilmeye
başlandı. İşin gerçeğinde bu bir psikolojik savaştı. Bu savaşlaFilistin halkının direnişinin
kırılması, yıpratılması amaçlanıyordu. OysaAksa İntifadası'nın başlangıç döneminde çok
sayıda çocuğun öldürülmesinin sorumlusu "barışçı" diye lanse edilen Barak'tır. Yani o da
elindeki askeri gücünü Filistin halkının direnişine karşı son raddesine kadar kullanmıştı.
Fakat buna rağmen Filistin halkının direnişi kırılamadı. Bu kez o direnişin kırılabilmesi
içinŞaron'un o "vahşet" imajından yararlanılmak istendi. Onun iş başına gelmesiyle
birlikte de hemen bir yandan psikolojik savaş ve bir yandan da medya savaşı başlatıldı.
Medya savaşının hedefi ise dünya kamuoyunu, siyonistişgal devletinin çirkin ve vahşi
saldırılarına psikolojik olarak hazırlamaktı. Ne kadar ilginçtir ki uluslararasıSiyonizmle
işbirliği içindeki medyanın belli hedefler doğrultusunda yürüttüğü bu psikolojik yıpratma
çabaları gayet masumane bir "haber verme" olarak gösterildi. Hatta bazen medya
organlarıŞaron'u tenkit eder gibi göründüler. Oysa asıl yapmak istedikleri bir
yandanŞaron'u gayet korkunç ve tehlikeli biri olarak göstermek suretiyle Filistin halkının
direnişini kırmak, mücadele azmini yok etmek, bir yandan da dünya kamuoyunu Şaron'un
planladığı vahşi saldırılara ruhen hazırlamaktı. Böylece zaman içinde oluşturulan
havadan Şaron'un iş başına gelmesiyle birlikte yararlanılarak Filistin halkına karşı son
derece vahşi ve insanlık dışı saldırılar gerçekleştirilmeye başlandı.

İslam alemindeki toplumların çoğunun kendi meseleleriyle meşgul olmaları da siyonist


işgal devletini saldırılarında rahatlatıyordu. Çünkü toplumların kendi dertleriyle
dertlenmeleri siyonist saldırganların gerçekleştirdiği saldırıların gölgede ve ilgiden uzak
kalmasına sebep oluyordu. Bu durum da çağdaş emperyalizmin önemli bir başarısıydı. Ne
yazık ki bu sadece Filistin'in meselesi değildir. Müslümanların bir ümmet bilinci içinde
birbirlerinin dertleriyle dertlenme duyarlılığı gösterememelerinin temel sebeplerinden biri
budur.
İslam aleminde toplumlar kendi dertleriyle dertlenirken yönetimler, hem kendi halklarıyla
barışık olmamaları hem de göbeklerinden ABD'ye bağlı olmaları sebebiylesiyonist vahşet
karşısında ara sıra içi boş açıklamalar yapsalar da fiiliyatta bir şey ortaya
koyamamaktadırlar. Politik birtakım hesaplar için söylenen içi boş laflar dasiyonist vahşeti
herhangi bir şekilde etkilememektedir.

ABD ve Batı'nın insan hakları konusunda yaptıkları laf kalabalıklarının ne kadar


samimiyetten uzak olduğunu Şaron'un Filistin halkı karşısında ortaya koyduğu vahşet
karşısındaki tutumları bir kez daha gözler önüne serdi. Filistin topraklarında savunmasız
insanlar vahşice öldürülürken, kundaktaki bebekler hunharca katledilirken, masum
insanların evleri başlarına yıkılırken, yüzlerce hatta binlerce insan evsiz barksız bir
şekilde sokaklara bırakılırken "insan hakları" kavramını sürekli dillerine pelesenk eden
Batılı güçlerden herhangi bir şekilde ses çıkmadı. Hatta bunun da ötesinde ABD ve Batı
siyonist saldırganların yanında yer alarak bu saldırılarında onları haklı çıkarmaya,
Filistinlileri ise olayların birinci derecede sorumlusu olarak göstermeye çalıştılar. Nitekim
ABD başkanı zaman zaman olayların asıl sorumlusunun Filistinliler olduğuna dair
açıklamalar yaptı.
Filistin halkına karşı sergilenen son vahşette özellikle Şaron'un adının öne çıkarılması da
bir oyundu. Bu oyunun amacı ise daha önce sözünü ettiğimiz "şahin-güvercin"
dengelemesinin devam etmesine imkan sağlamaktı. Bu yolla ayrıca dediğimiz gibi
vahşete "bir sahip" bulunmuş olmakta, diğer siyasi organlar ise bir bakıma olayın dışında
gösterilmektedir. Oysa sadece Ariel Şaron'a fatura edilen vahşet İsrail işgal devletindeki
ileri gelen siyasi güçlerin birlikte ve dayanışma içinde sergilemiş oldukları bir vahşettir.
Çünkü bu vahşeti sergileyen hükümetin lideri her ne kadar "Beyrut kasabı" unvanı
taşıyan Ariel Şaron olsa da bu hükümet, İşçi Partisi'nin de ortak olduğu bir "ulusal birlik"
hükümetidir. Bu hükümetin içinde "barış (!)" yanlısı olarak gösterilen İşçi Partisi de yer
almaktadır. Bu partinin yöneticisi ve geçmişte güya "barış (!)" ödülüne layık görülen
Şimon Perez, Beyrut kasabının hükümetinde Dışişleri bakanı olarak görev yapmakta ve
vahşete dışarıdan gelecek tepkilerin önünü kesmek için diplomatik oyunlar
oynamaktadır. Ayrıca yeri geldiğinde "barış" numaralarının kolayca işletilebilmesi için de
özelde Perez genelde onun partisi ve temsil ettiği cenah, vahşete her bakımdan ortak
olduğu halde tamamen olayların dışında gibi lanse edilmektedir. Bu amaçla ara sıra
Arafat'la "barış" şemsiyesi altında yürütülen "güvenlik işbirliği" görüşmelerinde ise
özellikle Perez'in adı öne çıkarılmaktadır.

Bütün bu hususlara dikkat çektikten sonra siyonist vahşetin izlediği metot üzerinde de
kısaca durmak istiyoruz. İşgal yönetimi askerlerini, taş atançocuklarla karşı karşıya
getirmemek için özellikle uzaktan toplarla, tanklarla, helikopterlerle ve uçaklarla bomba
yağdırma yolunu tercih etmektedir. Bu bombalama işlemlerinde çoğu zaman hedef
gözetilmemekte ve savunmasız insanların evleri başlarına yıkılmaktadır. Bu saldırılarda
her gün en az bir iki kişi hayatını kaybetmekte, onlarca insan yaralanmakta ve onlarca da
ev yıkılmaktadır. Bazen uzaktan atılan top ve tank mermileriyle, yahut roketlerle yıkılan
evler daha sonra iş araçlarıyla tamamen tahrip edilmekte ve böylece ev sahiplerinin
eşyalarını bile toplamalarına fırsat verilmemektedir.

Yaşanan bu gelişmelerin bir savaş olduğunu bizzat İsrail işgal devleti yetkilileri de dile
getirdiler. Bu savaşın bir tarafında her türlü silah ve teçhizatla donatılmış askeri güçler
bulunurken diğer tarafında kendini savunabilmek için kullanabileceği silah ve teçhizattan
tümüyle mahrum savunmasız ve sivil bir halk bulunuyor. Bu sivil halkın, az sayıda silaha
sahip ya da el usulüyle kendi silahlarını üreten savaşan güçleri olsa da karşı tarafın
saldırılarına hedef olanların büyük çoğunluğunu savunmasız sivil halk oluşturuyor. Üstelik
bu saldırılarda saldıran güçler evlerin arasına kadar girme, uçaklarını ya da
helikopterlerini hedef alınan evlerin çatılarının tepesinden uçurma yani oldukça yakından
hedef alma imkanlarına sahip durumdalar. Bu yüzden saldırıların verdiği zayiat tahmin
edilenden daha fazla oluyor. Ayrıca saldırgan güçler her türlü insaftan, insani
değerlerden, insan haklarına saygı anlayışından tümüyle soyutlanmış kimseler.
Dolayısıyla onlar için bu saldırılardan kimlerin zarar gördüğü önemli değil. Önemli olan
verdirilen zayiatın büyük olması ve bu yolla hakları için direnenlerin gözlerinin
korkutulması. Sabra ve Şatilla'da savunmadan tümüyle yoksun, savaşla doğrudan ilgileri
olmayan 991 kadın ve çocuğu vahşi bir şekilde katlettirmiş bir kişinin taşıdığı zihniyet
tarafından yönlendirilen saldırı güçlerinden insanlık ve insaf adına bir şey beklenmesi de
söz konusu olamaz.

Bu olumsuz şartlara rağmen Filistin halkı işgalci güçlere karşı direnişini sürdürüyor.
Oldukça zor imkanlara rağmen bazen işgal güçlerine ağır darbeler vuran eylemler de
gerçekleştiriliyor. Bu yüzden İsrail yönetiminden bir yetkili bu savaşın 1967 Haziran
Savaşı'ndan daha çetin bir savaş olduğunu ifade etti. Gerçekten de öyledir. Çünkü 1967
Haziran Savaşı'nda İsrail güçlerinin karşısında çıkar hesapları ve makam sevdaları için
halklarını ve vatanlarını satan bu yüzden de rahatça ihanet edebilen liderlerin öne
sürdüğü askeri güçler vardı. Bu yüzden o liderler gözetim altında tuttukları toprakları
kendi elleriyle işgalci siyonistlere teslim etmişlerdi. Ama bu savaşta işgalcilerin
karşısında, her türlü silah ve teçhizattan yoksun olsa da vatanları ve hakları için her şeyi
göze alabilen bir kitle ve bu kitlenin fedakar öncü güçleri var. (Arafat'ı ve adamlarını
kastetmiyorum tabii ki). Bu yüzden İsrail'in Şaron'un psikolojik yıpratma gücünün etkili
olacağı ve Filistin halkının direnişinin kırılacağı beklentisi sonuçsuz çıktı.

Siyonist işgal devleti vahşeti bu kadar zirveye tırmandırmasına rağmen Filistin halkının
direnişini kıramadı. Bu direnişin Türkiye'deki basın yayın organlarına yeterince
yansıtılmadığını görüyoruz. Türkiye'deki kamuoyu Filistin halkının direnişinin sadece taş
atma eylemlerinden ibaret olduğunu düşünüyor. Oysa son zamanlarda, işgal kuvvetlerine
yönelik birçok silahlı eylem de gerçekleştirildi ve bu eylemlerde işgalci askerlerden bir
hayli yaralanan ve hayatını kaybeden oldu. Ancak işgal devleti, askerlerinin moral
kaybına sebep olmamak için bu saldırılarda verdiği kayıplarını kamuoyuna açıklamaktan
çekinmektedir. Zira Güney Lübnan'da yenilgiye uğramasının sebebi karşı tarafın silah ve
asker gücünün çokluğu değil kendi askerinin moral ve direnç kaybıydı.

Son zamanlarda işgalci siyonist devletin ve onun başbakanı durumundaki Şaron'un iyice
azgınlaşmasının sebebi işte bu vakıadır. Şaron'un ismiyle özdeşleşen "vahşet"e dayalı
yıpratma politikalarının, gerek medya vasıtasıyla ve gerekse askeri güçlerin kullanılması
suretiyle yürütülen psikolojik savaşın Filistin halkının direnişini kıracağı umuluyordu. Ama
bu olmadı. Bu duruma sinirlenen Şaron vahşi yüzünü biraz daha belirgin şekilde
göstermeye yöneldi ve iyice azgınlaşmaya başladı.

Olayın ilginç bir yanı ise bu savaşta özerk yönetimin de saldırılara doğrudan hedef
olması. Buna rağmen özerk yönetim Filistin halkının hak mücadelesinin başını çeken
Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS)'ın askeri kanadı durumundakiİzzettin Kassam
Birlikleri'nin bazı ileri gelenlerini zindanda tutmaya devam ediyor. Bunların zindanda
tutulmalarının gerekçeleri ise İsrail işgal devletinin hedeflerine yönelik eylemler
gerçekleştirmeleri veya bu eylemleri organize etmeleri.
Sonuç olarak şunu söyleyelim ki bu savaş bir yandan İsrail işgal devletini de
yıpratmaktadır. Filistin halkının en önemli meselesi ise dünya kamuoyunun sessizliğine ek
olarak İslam ümmetinin de kendi davalarına yeterince sahip çıkmamasıdır.